27 Mayıs 2013 Pazartesi
I know it is over
İstanbul-kadıköy 03.00 - 27-05-13 , bir barda fondaki adam mırıldanıyor:
"bıçak kesmeye çalışıyor, deniz yutmaya çalışıyor beni..."
başım ağrıyor artık. kaçıncı kez bu barda oturuyorum, bu masadan insanları izliyorum bilmiyorum. kaç kere daha söylemem gerekenden fazlasını söyleyeceğim onu da bilmiyorum. karşımdaki adamın yanında anmamam gereken bir ismi andım yine. bakışlarını indirip anlayışlı bir şekilde gülümsediğinde bile duyuyordum içindeki patlamanın sesini. özür de dileyemezsiniz böyle durumlarda. sessizlik ve hareketsizlik büyüdükçe büyür, dayanılmaz bir hal alır. o da dayanamadı zaten, kalktı gitti tuvalete.
şimdi şu uzak köşedeki kadını izliyorum. tanıyor gibiyim ama çıkartamadım henüz kim olduğunu. nasıl da fazladan ses katıyor sahte kahkahasına. "ben burdayım, ölmedim daha " diye bağırıyor sanki orada olmayan başka birine. "eğer beni seyrediyorsan, senden daha mutluyum" diyor zavallıca. geçen gün yine burada görmüştüm. kafasını aşağıya eğmiş, önüne düşen saçlarıyla gizliyordu yüzünü. tekrar tekrar hata yapmasından dolayı sanırım, karşısındaki paylıyordu onu. kadın büyük bir misafirperverlikle kabul ediyordu bütün bu suçlamaları. onlar gelsin diye yapıyordu zaten bütün bu hataları. içten içe nasıl acıyordu karşısındaki adama: "evet" diyordu içinden, "evet, suçlamakta haklısın... ama asıl yaptığım hatalar bunlar değil ki...asıl suçum büyük, çok daha büyük, asıl suç ben'im."
(fondaki adam yavaşça çıkarıyor sakladığı bıçağı):
"ben de biliyorum bittiğini, aslında hiç başlamamıştı ki..."
şu demin yanımdan kalkıp tuvalete giden adam. nasıl çarpık gülümserdi hayata... büyük adam olacaktı o. seçiciydi çünkü. ne seveceğinden ne yiyeceğine, ne öpeceğinden ne koklayacağına kadar seçiciydi o. seçiciydi çünkü seçebilme gücü vardı. bir gece seçilmedi. bir gece, seçtiği insan birbaşkasını seçti. şimdi işte tuvalette derin derin bok kokusunu içine çekiyor. konuşma sırasında geçen bir isim, günler boyunca ördüğü zırhı delip giriyor kalbine. kanı çekiliyor ayaklarından. hayalkırıklığına uğruyor...bitti sanmıştı... "hayır" diyor, "içimde tekrar büyümene izin vermeyeceğim!" gözlerini kapatıyor. o'nu bu hale getiren kadını düşünüp derin bir nefes alıyor. sonra var gücüyle atmaya çalışıyor o'nu nefesiyle. gözlerini açıp bakıyor aynada tekrar kendisine. işe yaramıyor. oturuyor klozete, elleriyle örtüyor yüzünü. ve o soru, bininci kez çıkıyor ağzından: "ne zaman bitecek bu?"
kadın... izlemeye devam ediyorum onu. sürekli ve sinirli kahkahasının ardında aslında sert bir kabuğu var, hissedebiliyorsunuz bunu. birbirinin aynısı binlerce gecede dövülmüş o ruhu. eğer eli havaya kalkmışsa mutlaka yanındaki bedene değiyor ve karşılığında istediğin yerine dokunabilme özgürlüğü veriyor sanki. ama tavırları, ne olursa olsun aramızda bir sınır var diyor ve ekliyor "bu kabuktan geçemezsin" "çünkü sadece o geçti buradan. sadece o'nu hissettim ben. beni kendi vücudunun bir parçası gibi hissetti, kendi vücudunun bir parçası gibi sevdi beni."
geçmişteki o içinin titrediği kısa dönemi ayırmış ,"cennet adası" olarak seçmiş, ayırmış onu yalnızlığının okyanusunda herkesten. dokunulmaz o, masum o, cennet o. ama onun cennet olması kalan bütün bir ömrünü cehennem yapıyor, farkında değil. farkında olsa da iş işten geçmiş. şimdi, aradan bunca yıl geçmesine rağmen, bir zamanlar elleri titreye titreye sevdiği adamın mutlu olmasından korkuyor. ne zaman mutlu bir çift görse bir şey kalbini sıkıyor. "ya o da mutluysa?" mutluluğu en çok o'nun hakettiğini biliyor, ama yine de istemiyor mutlu olmasını. affedebilirdi adam onu. pişman olduğunu söylemişti kaç kere... inanmadan... aslında, en derinlerinde hiçbir zaman o gece yaptığından pişman olmadı, yaptıklarının sonucundan suçluluk duyuyordu sadece. çünkü en nihayetinde kendisini tanıyordu, o gün olmasa, başka bir gün yapardı. çünkü en derinlerinde o, bu'ydu.
(fondaki adam saplıyor bıçağı karşısındakine) :
"gülmek de kolaydır, nefret etmek de...zor olan nazik ve şefkatli kalabilmektir sevgilim..."
adam tuvaletten çıkıp tekrar yanıma geliyor. yüzü milyonlarca kez yıkanmış gibi. ama gülümsemeyi elden bırakmıyor: "hayat" diyor "çok dallı bir ağaca benzer"... "kimi dallarına kargalar pisler, kimi dallarında bülbüller öter. sen hoşuna gidene odaklan!" gözlerini kısarak gülümsüyor birasından bir yudum daha alırken.kendi söylediğine kendisi de inanmıyor. gülümsüyorum ben de, başımla onaylıyorum ona inanmadığımı,ağzımdan tek kelime çıkmıyor ama gözlerimle devam ediyorum sözlerine:
"kocaman ağacın vardı senin. her dalında aynı dileğin asılı olduğu gözün gibi baktığın koskocaman ağacın. tek bir gecede her dalına aynı karganın pislediği koskocaman ağacın. tek bir sabah uyandığında kökünden kesmek zorunda kaldığın koskocaman ağacın."
(fondaki adam ölü bedenin kulağına fısıldıyor):
" aşk doğal ve gerçektir... ama senin için değil sevgilim..."
kadının adı aklıma geliyor, bu. adını kullanmamızı istemez, nefret eder adından. -çünkü duyamıyor adını artık o'nun sesinden- yazık etti kendine bu da. çok sıradan hayalleri vardı küçükken. ufak, güzel hayaller. bir gün birşey oldu, vücuduna bir kötülük bulaştı. istedi mi, istemedi mi, çağırdı mı çağırmadı mı, bilinmez artık. kendini çok kirli hissetti. çok kirli ve hasta. o gün bugündür - o hariç- nerede onu üzecek hastalıklı adam var, aldı kirlenmiş kanatlarının ardına. en sağlıksızını aldı kendisini daha sağlıklı hissetmek için, en ruhsuzunu aldı kendi ruhunu hissedebilmek için. her sabah ezanı okunduğunda o kendi minik duasını mırıldanırdı önceleri: "allah'ım, lütfen herkesin maskesi düşsün, bir tek ben olamam böyle" diye. düşmedi maskeler. ama sonra birisi geldi. birisi gerçekten onu sevdi, değer verdi. ama yetmedi. çok güçlüydü içindeki o geçmişten gelen kirlilik hissi. yeniden kirlendi...
bak nasıl fazladan çekiyor şimdi sigarasındaki zehri bedenine. kahkahası da fazladan işte böyle. acıyı da böyle çeker o. hayatı suçlaması da böyledir. hep fazladan. bilir suçladıkları insanlar başlarını çevirip aynı konuda suçlasalar onu, çoktan yüz kere sürgün yemişti suçlarından dolayı. ama zaten onun cezası da bu. kendine olan nefretini başkalarına kusuyor. kendi gidemediği için onları uzaklaştırıyor hayatından. uzaklaştıramadıklarını kirletiyor. bu kısır döngüde içinden tekrarlayıp duruyor : "ne zaman bitecek bu?"
(fondaki adam fısıldamaya devam ediyor cesedin kulağına):
"aşk doğal ve gerçektir... ama bizim gibiler için değil sevgilim..."
yanımdaki adam devam ediyor çarpık dudaklarından çıkan alaylarına. her alay edip güldüğünde gizliden gizliye elini kalbine götürdüğünden şüpheleniyorum. alaycılık diyor maskesine. küçüklüğünü bilirim oysa , bin türlü şeyden burun direkleri sızlardı. "ne var bunda bu kadar büyütülecek" diye diye bastılar sevdikleri çiçeklerin üstüne insanlar. onlardan uzak kalamadı, o da basmak zorunda kaldı. ama değil ayakları, dudakları bile elvermedi onları ezmeye. utandı kendisinden. küçüldü. tiksindi. sonra bir gün sevdi birisini, böylelikle tekrar sevdi kendisini. kendini okşar gibi çok yumuşak okşadı onun tenini. ama bir gece unutuldu. o gece, bir acı buldu kendine. bir sebep - sonuç ilişkisi buldu, bir suçlu buldu, bir mahkumiyet buldu ve artık her gece "ne zaman bitecek bu!" diye bağırdığı bir zindan buldu kendisine.
olurdu, biterdi belki. eğer kendi vücutlarından sıyrılıp seyredebilselerdi kendilerini uyurken. kendi saçlarını okşayıp, fısıldayabilselerdi kendi kulaklarına "özür dilerim sana yaptığım her şey için " diye. uyandıklarında içinde suçluluk barınmayan yeni bir hayat mümkün olabilirdi belki, gösterebilselerdi eğer kendilerine, o hep başkalarından bekledikleri şefkati.
(fondaki adam da bitiriyor artık şarkısını, saplarken kendi bedenine bıçağı) :
"anne... sanki toprağı döküyorlar başımdan aşağı..."
Ne zaman bitecek bu?
0 yorum:
Yorum Gönder